SlideShow

0

merhaba kızım, bu kalbe Anne diyeceksin..

beni iyi dinle kızım...

hayal dünyamın küçüklüğünden midir yoksa annenin bana verdiği mutluluk gerçeğinin büyüklüğünden midir bilmiyorum ama ben seni hep, annenin küçüklüğü olarak hayal ediyorum... başka bir şekil, başka bir yüz yok hayalimde..belki buna yıllar sonra çok kızacaksın, ama ona benzeyen, onun küçüklüğüne benzeyen bir kız olduğunu düşünüp düşünüp çok mutlu oluyorum...

sadece şeklini, şemalini, güzelliğini değil, en çok gülüşünün benzediğini düşünüyorum sana. gülüşüyle mevsim değiştiren biri daha olacak evimizin içinde...

çok da başarılı bir şair olmayan birinin dediği gibi; "harflerin gülüştüğünü annenin adında gördüm" ben...

şu an hayalimde sanırım 2 yaşındaki halin var, -ebeveyn deyişiyle 100-110 hafta arası-. ve bu benim seni ilk kullanışım kızım.. babanı tanıyacak ve tanıdıkça daha çok seveceksin :) nasıl ikna edildiğini, benim annenle ilgili amaçlarım doğrultusunda nasıl kullanıldığını hiç bir zaman fark etmeyeceksin tıpkı şimdi senin dünyadan  dünyanın senden haberiniz olmadığı gibi...

bugün itibariyle, 5 yılı tamamladık annenle evleneli, ki bu benim önemli bulduğum bir şey değil...-dedim ya tanıdıkça daha çok seveceksin beni- ben 10,5 yıldır anneni seviyor, annenle, annenin olduğu bir dünyaya uyanıyor olduğum için dünyanın en mutlu adamıyım...

seni evliliğimizin meyvesi diye tanımlayacak bir baba olmadığımı da göreceksin zamanla.. bu belki ara sıra mutsuz da edecek seni... neyse bu 3 yaşından sonra anlatacağım bir konu, şimdi aklını karıştırmayayım.    -gördüğün gibi baba olma sorumluluğu konusunda oldukça bilgili bir baban var kızım-

evliliğimizin, beraberliğimizin meyvesi!!! bizim aslında başlangıçlarımız, ara sıcağımız, ana yemeğimiz ve o süper tatlı tabağı gibi ihtiyaçlarımız yoktu canım kızım.. biz başlangıçta, kavun yiyen ayyaşlarız kızım, çapulcularız - dur dur buraya girmeyelim, bu ciddi bir konuşma ve tabi ki bu da 3 yaşından sonra-

yani güzel kızım, ilişkimizin bir meyveye gereksinimi yokken sen giriyorsun hayatımıza... gel beraber yiyelim, gel sen de tadına bak diye giriyorsun... konu bizim oburluğumuz değil güzel kızım..

seni annenle benim herhangi bir şapşallığıma gülerken düşünüyorum...

seni, bazen cinconlu düşünüyorum, annenle birlikte beni kızdırırken...

seni, annene "babam yine çöpleri atmamış" diye ispiyonlarken düşünüyorum...

seni, "ben bu gece merve'lerde kalabilir miyim" derken düşünüyorum, kalamazsın kızım, daha yaratıcı olmalısın...

ne zaman gelirsin aramıza bilemiyorum Maya'm, ama geldiğinde kocaman bir kalp ve kocaman bir gülüş göreceksin ilk önce... dikkatli baktığında sadece beni değil, her insanı, her canlıyı, her eşyayı, aklına hayaline gelmeyecek, bu kadar da olmaz diyeceğin birçok şeyi göreceksin o kalbin içinde. ona anne diyeceksin.. anne dediğin kadının sevgilisi olmasam, kıskanırdım seni ona anne diyeceğin için...

küçük bir ihtimal olmakla birlikte her ne kadar şu an %50 gibi görünüyor olsa da:

henüz adını bilmediğim oğlum!!! seninle ilgili, sana alex'i ve onun gülüşünü anlatacağım anlardan başka hiç bir şey yok seninle ilgili zihnimde...

ama tanıyınca seversin sen de beni :)







kadınım, dostum, öğretmenim, birim, şaşkınlığım, rehberim, küçüğüm, nuit'im, şiirim, kurabiye'm, normalim, aykırım, dinleyenim, fenerim, ışığım, cimbomum,  sorumluluğum, öğrencim, elim, ayağım, kolum, kalbim, beynim, geleceğim, geçmişim, an'ım, gevezem, detayım, masalcım, masalım, kavgam, huzurum, barışım, sabrım, ümidim, karamsarlığım, olasılığım, mümkünüm,  şairim, romanım, imkansızım, sorumsuzum, belkim, uzmantivim, bilse bilse o bilirim,  cevabım, sorularım, sorularım, şüphem, güvenim, dinim, inancım, inançsızlığım, küfrüm, şükürüm, adanmışlığım, takipçim, saygım, öykündüğüm, değiştirdiğim, değiştirmesine izin verdiğim, nasıl değiştirdiğine inanamadığım, farkedemediğim, dönüştürenim, güzelleştirenim,  sisim, yağmurum, övgüm, kendimi beğenmişliğime sebebim,  olduranım, sorgulayanım, sorgulatanım, düşünenim, düşündürtenim, umursamayanım, uyumum, zıtlığım, tahammülüm, ıslığım, sesim, nefesim, uzağım, içim, dışım, mucizeler yaratanım, merakım, nasılım, ütopyam, aşçım, bahçıvanım, handuşkam,  Atlas'ım, Maya'm,  nedenim, ayıbım, günahım, vicdanım, vicdanım, vicdanım, bi Alex'im, beyazım, İstanbul'um, fuşyam, dansım, trakya'm,  İstanbul'um kibirim, hatalarım,  cahilliğim, bilgeliğim, mavim, mavim, denizim, sırrım,  vücudum, dövmem, denizim, bilmeyenim, görenim, vücudumda taşıdığım, karım...

sana giden, ne vadediyorsa seninle vadeden bir yaşam  için bir araçtı evlenmek. 4 sene önce bugündü...





1

iyi ki doğdun abicim...

kızan...
ne büyük rakam olum 24..
senin 24 yılını yirmidört cümlede anlatma fikriyle oturmuştum klavyenin başına. sonra bir düşününce dedim ki virgüllerle başımız derde girer, bitmez o cümleler, uzar gider. vazgeçtim.
bodoslama anlatıcam aklımda ne varsa. akıl dediğime bakma, iki dubleden sonrası hep derinlerde olup yüzeye çıkanların toplamı ne de olsa.

kim demişti hatırlamıyorum ama ne güzel demiş;
"sarhoşken söylenen her şey önceden düşünülmüştür"

be kızan, hiç mütevazılığa yer yok bu boş sayfada.
bilse trakya, anlasa, gurur duyardı bizle. annemle babamla gurur duyardı. ayıplamamayı, bir kalıba sokmamayı becerebilseydi trakya...

önce burada, bilmeyenlere bir trakya güzellemesi yapmalı, hem de ne güzelleme.

"bu çeşmeden ortumlan ayvan sulanmaz"

tüm eksiklerine rağmen, kendi eksikliklerini görmez trakya ve en üstün onlardır ve kuralları vardır o coğrafyanın,

dışardan geldiysen "anadolulu"sundur, öyle küçümserler ki anadoludan gelmediğime şükrettiğim olmuştur..

senin esmerliğini, hep buna bağlarım ben iki dubleden sonra...

bilirsin, normal olmak, kalabilmek kolay o topraklarda.
okuyabildiğin kadar oku, kaytarabildiğin kadar kaytar askerlikten, kürtlere, senden olmayana sallayabildiğin kadar salla, atatürk'ü eksik etme meydanlarda, meze et her sofraya,
doktor olmaya çabala, örtmen olmaya çabala. olmazsan olma ama çabala işte. algida fabrikasına ya da aymar'a gir, gir ki mahallenin evlenilecek adamı ol.

....

biz mi onları değiştirdik yoksa onlar mı hazırlardı da bizim yüzümüzden bu karaktere evrildi bilemiyorum. bu karaktere evrilirken, -onlar kalıplarının dışına çıkarken farkedememiştim bunu- ama annem ve babam "biz ne istediysek onu yapanlar" kimliğine ulaştığı için sen şu an  "def-i hacet" adında alt-üst kültür dergisi çıkarmış bir adamsın.

belki birkaç sene  önce yazmış olsam bu yazıyı sana " onların bizim baktığımız yöne bakmaya hazır olmalarının kıymetini bil" yazısı olurdu bu. ama artık seni daha biliyorum. daha işte. sıfatını sen koy.

sen hatırlatmıştın... en fazla on iki yaşındaydım,  evde bir futbol sezonun tamamını canlandırıp fenerbahçe'yi değil de bursaspor'u şampiyon yapardım adil olsun diye ben oniki yaşımda bunu yapardım da sen de 6 yaşında  neden demezdin, doğrusu, adil olanı buydu çünkü...

ben buradan yola çıkıyorum aslında. gayet basit, dar olduğunu bile bile bu pencereden yola çıkıyorum. başka türlüsü pekala mümkünken hatta makbulken bursaspor'u şampiyon yapmamıza neden olan her neyse, şükrediyorum onun için.

sana sevgiden bahsetmem, benim için öneminden bahsetmem yersiz çünkü kardeşlik tüm dillerde bu ya da benzeri cümlelerle anlatılırdı.

her ne kadar doğum gününü unutmuş gibi bile olsa, seni, senin olduğun şeyi, dönüştüğün şeyi  saygıyla, övgüyle karşılayan, senin yazdığın her şeyde böbür böbür böbürlenen bir abin olduğunu unutma ya da bil diye yazdım bunca şeyi.

iyi ki doğdun abicim.
sen çok sevmem desen de onunla bitireyim istedim:

" biliyoruz
neyi bölüştüğümüzü,
konuşmasak da..."
0

21 Temmuz 2011- Tepki veren Fenerbahçe ve umutlarım...

aykut kocaman'a "kocaman umutlarımızın sahibisin" demeye, gökhan gönül'e, alex'e "biz gördük, biliyoruz, sizin akıttığınız her damla ter kutsal bizim için, gerisi fasa fiso" demeye,  basına "siz  yavşaksınız" demeye gittim dün gece kadıköy'e.

aziz yıldırım maskelerinin ardında gördüğüm manzara istediğim, özlediğim fenerbahçe için fazlasıyla umutlandırıcıydı benim için.

"çileli, derdi olan, tepkisi olan, otoriteyle sıkıntısı olan"  fenerbahçe'yi görmenin sevinciyle ayrıldım dün gece stattan.

ilk 15 dakika boyunca kimsenin sahadaki kadrodan haberdar olmadığı , basın tribünü boşaltılana kadar o tarafa dönerek, rahatsız etmeye devam eden ve arada çıkan çatlak seslere-bugün maç izlemeye gelmedik-
diyen taraftarlar beni umutlandırdı.

yıldırım ve ekibi suçlu bulunsa da bulunmasa da  uzun yıllardır "büyüklük"ten başka bir şey söylemeyen taraftarımız için bir değişimin başladığını gördüm orada. ve çok mutlu ayrıldım.

yıldırım suçlu bulunduğunda ve taraftarlar buna delillerle ikna edildiğinde bu çileli ve tepkili hal devam edecek ve daha da güzeli  aziz yıldırım'a duyulan biat sonlanmış olacak.

şike olmadığı anlaşıldığında ya da ispatlanamadığında ise aziz yıldırım bir kadıköy tanrısı olacak ama otoriteye ve buna hizmet edenlere karşı tepki de güçlenerek devam edecektir.

büyüklükten başka bir şey söylemezken pek içimden gelmiyordu açıkçası tribünde olmak. ama şimdi maç olsun diyorum maç olsun da küfredelim bir şeylere...
0

benim fenerbahçe'm şike yapmaz...

kim değiştirdi bu öykünün kahramanlarını..

ne güzeldi her şey...biz futbolu sevenlerin hikayesi anlatılıyordu ya da  bize hoş gelen yerlerini okuyorduk bu serüvenin. ne güzel okuyorduk. 
bazı satırları okumamaya, ya da üzerinde  düşünmemeye öyle alışmıştık ki.. 
bizim sevdiğimiz futbolun içinde olmaması gereken olaylar, demeçler olurdu da duymazdan gelirdik ya da ufak tefek homurdanıp hiç olmamış gibi devam ederdik..

kim kime koydu'dan fazlasını, derinini konuştuk çoğu zaman ama şimdi bakınca farkında olmadan izin verilen kadar açılabilmişiz..

aklıma gelince gözümü kısıp utandığım anılarım var benim. o an yerin dibine geçerim zihnimde. çok uzun sürmez ama açarım gözümü, iyi bir adam olduğuma, bir anlık birşey olduğuna inancım ve sağlam dayanaklarım vardır. açarım gözümü.

"aziz yıldırım bundan böyle bir simgedir."

aziz yıldırım'ı düşününce gözünü kapatıp, bu kadar kolay sıyrılamazsın hemen, kendinde olduğu gibi emin olarak güvenle açamazsın, gördüklerinden kaçarak açarsın gözünü..

ama sonra güzel birşey bulursun hemen düşünecek. gökhan'ın omzundaki sakatlığı düşünürsün, buna aldırış etmeden, basit bir taca çıkan top için omuz omuzadan sakınmayışını getirirsin gözlerinin önüne, tebessüm edersin. 

işte, içindesin çemberin...

daha önce "neden sadece  fenerbahçe inceleniyor"'u sordum, şikenin cezasız kalmaması gerektiğini ama son sene baz alınacaksa tarbzonspor'un da incelenmesinin adil olacağını anlatmaya çalıştım. 

sonra birden düştü jeton," herkes yapıyor  neden aziz yıldırım'ı, fenerbahçe 'yi suçluyorlar" diye ortalıkta dolaşmak, hizmet etmekti çembere, aziz yıldırım'a.

 benim fenerbahçe'm şike yapmaz. azizler yapar, ali şen'ler yapmıştır daha önce ama benim tuttuğum takım başka...

dün diarra gelmez ki bize diye hayıflanırken, bank asya'da, herkes gittiğinde mesela gökay kaptan olsa mı diye aynı ölçüde kafa kurcalayacağım fenerbahçe için.

sevgiye, tutkuya değinmiyorum bile..

şimdi ayrışma, elenme, nicel olarak azalıp nitel olarak artma günü...

 "şampiyonlar ligi'nde   veya her sene şampiyonluğa oynayan fenerbahçe"yi tutanlarla, önündeki bu sıfatlardan bağımsız olarak bu takımı destekleyenleri görme günü.

 bank asya'da "-30'lu ya da değil" bu güne dek almadığım kombinemle tavşanlı linyit maçına çıkma günü.

diyorlar ki düşüremezler.. düşürsünler, düşürmeliler de..daha önce kim yaptı kim etti'yi geçtim. baş aktör'ü hapse tıktıklarında kimse yeltenemesin diye bundan sonra cezalarını çeksinler.

fenerbahçe'nin küme düşürülmesine neden olan kara adamlar olarak alsınlar tarihteki yerlerini..

olmaz ya belki bu kulübün sevdalıları şapkalarını önüne koyarlar bu kez padişah yapmazlar aziz gibileri. dokunulmaz yapmazlar.. olmasın şampiyon, 17'de 16 yapmasın ama aykut'umuza güvendiğimiz gibi güvenelim başkanlara da.


hani herkesin ağzında ya "milad olsun bu olay türkiye futbolu için" cümlesi..

tarftarlar için milad olmalı bu süreç aziz'leri demirören'leri, polat'ları, gürsoy'ları, odyakmaz'ları, mehmet ali yılmaz'ları, şekip'leri  ne yazık ki saymakla bitmeyecek olan nicelerini baştacı yapmasın kimse bundan sonra  başarı uğruna.

başarının kıstas alınmayacağı bir futbol olsun bundan sonra keşke. 

ahlak için, onur için her yol mübah olsun sadece..

herkes şapkasını alsın önüne, bir düşünsün. yüksek sesle bir tekrarlasın şu cümleyi

"bu bizim eserimiz". 






0

Sırrı Süreyya Önder'in arkasında bir Zayıf Halka...

oyumu özgürlük ve demokrasi platformu'na, platformdan dolayı değil sırrı süreyya'dan dolayı vereceğim.


"platform'a rağmen" değil anlatmak istediğim, platformu bilmiyorum sırrı süreyya önder'i biliyorum. o ne zaman çok kızar, ne zaman çok güler,  ne zaman çok üzülür, ne zaman çaresiz hisseder bilirim gibi geliyor.


ama daha önce de yazmıştım; bir oluşum'a bir kişiye bağlanabilme yetimi yıllar önce fenerbahçe'yi tutma kararım sonrasında yitirdim, kotam doldu sanırım. başka hiç bir kişi ya da kuruma bağlanamayan, kitlesel hareketlere katılamayan, üye olamayan, üye olsa da, bağlı olamayan bir adam oldum çıktım. 1 mayıs'ta içinde bulunduğum grupla slogan atarken, havaya kaldırdığım yumruk benim değilmiş gibi, yabancı gelir indiririm.


tezahürat ederken tribünde sesten, kalabalıktan uzaklaştığım çok olmuştur.


sırrı süreyya'yı dün gece siyaset meydanı'nda izlerken yine aynı şeyi yaşar gibi oldum. 3 saatin sonunda, daha emin ama daha az bağlı olarak kalktım televizyonun başından. siyasi açıdan en çok bağlı hissettiğim adam hakkında soru işaretlerim vardı artık.


anadilde eğitim artık ülkücülerin bile dillendirdiği bir istek. bunu zaten geçiyorum.


emek, barış, özgürlük söylemleri içi ne kadar söylenirse söylensin içi boşaltılamayacak söylemlerdir. ne kadar çok dillendirilirse o kadar iyidir.


Kürt sorunu, işkenceler, darbeler, akp'nin bir statüko aracı haline gelmesi, böyle şey mi olur bu devirde'ler, insan hakları, açlık, yoksulluk, işsizlik, adam kayırma, dini alet etme, yobazlık, kadını hiçe sayma falan filan... bunların tamamında hemfikirim sırrı süreyya ile. hatta fikrimi değerli kılan, dinlenilir kılan şey kendisi gibilerin anlattıkları, yaşadıklarıdır.


bu yüzden olmalı o mecliste.


ancak buraya kadar bir mürid huzuru, sükuneti içerisinde dinleyen kendimden bana bir soru geldi, 
fikirleriniz aynı, peki sınırınız?

"BİJİ KÜRDİSTAN"

ben kürdistan'ı pkk'nın ve bu söylemi kullanan diğer kişilerin bir istekten çok bir metafor, bir simge olarak kullandıklarını düşünüyorum. şu anda böyle bir ayrılmanın, belki en saçma yerden, fayda açısından bakıldığında dahi elle tutulur bir istek olduğunu düşünmüyorum.


barış olsa, bölgeye yatırımlar olsa, mesela bir trakya seviyesine gelse bölge. ve deseler ki "biz ayrılıyoruz". ne hissederdim diye sordum kendime?  hiç. orda yaşayan insanların ne umursadığından başka hiçbir şeyi umursamayacağım için, hiç bir şey hissetmezdim.


"SAYIN ABDULLAH ÖCALAN"


"sayın abdullah öcalan" ...işte asıl farklılık burada başlıyor. terör şart mıydı? elbette. bu gün siyaset yapabiliyorsa kürtler,  kürt olabiliyorsa kürtler., bu pkk sayesinde olmuştur. nefret'le de olsa ülke gündeminde yer edinebilmiş, sahi ne istiyor bu adamlar dedirtmiştir sonunda. terör zaten böyle işler dünyanın her yerinde. teröristler intikam için öldürmezler, talep etmek için terör yaratırlar.


ancak yine de "kürt halkının lideri sayın abdullah öcalan" diyemiyorum, sırrı süreyya'nın bu söylemini haklı çıkaramıyorum vicdanımda. her ne kadar konu özgürlük hak ve talepleri olduğunda naif bakış açısının karşısında olsam da kurunun yanında yaşın da yanabileceğini kabul etsem de.


bunu kabul ederken, daha doğru ellerde bu kürt hareketi çok daha az can kaybıyla daha kısa sürede sonuç alabilirdi. örneğin şu andan itibaren tamamıyla siyasi arenaya taşınması, pkk'nın belki "bakın yine aynısı olur" tehdidi için varlığını sürdürmesi gerekirken, siyasi arenadakilerin ellerini zayıflatmaktan başka bir işe yaramamakta ne yazık ki.




ÖNCE KÜRTLER SONRA SOSYALİZM


en büyük soru işaretlerim sırrı süreyya önder ile"önceliğimiz kürtler" noktasında.
bir sosyalistin öncelikleri hakkında ahkam kesecek değilim hele ki bu kişi sırrı gibi bir adamsa. ne yazık ki vekil edebilecek başka bir sosyalist oluşum olmadığı ve bu oluşumun önceliği "kürt sorunu" olduğu için Sırrı Süreyya'nın da bu rüzgara kapılıp gittiğini düşünüyorum. dün gece biri  hes'ler hakkında niye konuşmuyorsunuz, sınıfsal farklılıklar, gelir adaletsizliği sizin sosyalizminize girmiyor mu manasında bir şeyler sordu. kayda değer bir yanıt vermedi. ama ne düşündüğünü biliyor ya da tahmin ediyor olduğum için, içim rahat ne düşündüğü konusunda. o ufuk açar bize bu konularda. 


kürt sorunu  içerisinde kaybolmasından korkmuyor değilim. içinde kaybolabileceğini bile bile göze aldığını düşünüyorum da aynı zamanda. "barışa en ufak bir katkısı olacaksa" diye çıktığı bu yolculukta sonuna kadar destekçisi olduğumu not düşeyim istedim. 


uzun uzun not düşeyim istedim.



0

Zayıf Halka...

Ben zayıf halkayım, eğer bahsedilebilirse bir zincirden  en zayıf halkasıyım bu zincirin. umarım toplam gücü en zayıf halkanın gücüne eşit/bağlı değildir bu kez.


Her isyan, adalet ister, değişim ister ve bu isteklerinin gerçekleştiği ana duyulan özlemle bu umutla ayakta durur.
umuda dayanır. 
cemaatler ya da yel değirmenleri, hükümetler ya da vatandaş da denilen kullar... karşında kim olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsunlar isyan isyandır ve  umut taşır.

Ne yalan söyleyeyim düşünsel olarak da zaman zaman eylemsel olarak da parçası olduğum/olacağım bu adalet isteğinin en zayıf halkasıyım. Umut taşımıyorum içimde. Değişime, bunu yapanların, tertipleyenlerin cezalandırılacağına  en ufak bir paye vermiyorum.

yine de...

daha önce çok defa yazdım üşengeçliğe, aylaklığa, hareketsizliğe övgüler bu blogda.
ama şimdi o zaman değil sanki...
bir şeyler dürtüyor beni, git diyor, bir kişi bir kişidir diyor, yumruğunu havaya kaldır, bağır bağırabildiğin kadar diyor...

Bu yüzden pazar günü  saat 12.00 de galatasaray'da buluşulmalı, bağırılmalı...


hikayeyi bilirsiniz, çocuğum bana "baba sen o zaman ne yaptın bunu durdurmak için" derse ağzının ortasına yapıştırırım bir tane, pis dalarım o çocuğa. tutup da demem ki gittim ben bağırdım, anlattım, çabaladım ama neyi değiştirdi ki. bak işte değiştirmedi demem.


bunu çocuğuma dememek için bile olsa, ağzına vurma hakkını elde etmek için bile olsa sadece,  pazar günü galatasaray'dayım.
Gazetecilere Özgürlük Platformu'yla birlikte. 12.00'de.
1

sıradanlığa övgü... The King's Speech

hande, bak bunu izleyelim hem birsürü dalda oscar'a aday hem de helena bonham carter oynuyor dediğinde ifadesizliğim şaşırtmıştı onu ama sanırım araya başka bir şey girdi ve film başladıktan sonra anladım ne demek istediğini.. marla singer'dı o.. sokakta yürürken arkasından jack ile birlikte baktığımız...

aslında uzun uzun yazmaya gerek var mı biliyorum bir sadelik ziyafeti the king's speech...

kendi halinde muhteşem bir adamın - geoffrey rush- , bir başka adamı - colin firth- muhteşem bir kral haline getirmesinin öyküsü bu. sesi olmayan bir adamdan halkın sesi olan bir kral yaratmasının ya da içindeki çıkarmasının öyküsü.

I have a voice !!!


kral kekeledikçe tıpkı babası gibi "ha gayret" derken buluyosunuz kendinizi biraz ıkınsa olucakmış gibi geliyor.

en son ne zaman böyle hissettiğimi hatırlamıyorum ama ılık ılık akıyor film, o pastellik, o pis ingiltere havası ve müzikler hepsi birbirine geçmiş, hepsi birbirine bilerek eklenmiş, tam olmuş.


kralın küfrettiği sahne bende pembe panter'de Steve Martin'in ingilizce öğrenme sahnesi etkisi yaratacağa benziyor, açıp açıp izlerim diye düşünüyorum.çok eğlenceliydi.

- do you ever us the "f word" ?
- fornication?

"oscar'a aday olan tüm filmleri izlesek mi" düşüncesinin ilk adımıydı bu...12 dalda aday.. dediğim gibi ilk basamak bu, o yüzden ahkam kesmem için erken ama colin firth'ten en iyi erkek, geoffrey rush'tan da en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü da ha fazla hakedebilcek performansları dört gözle bekliyorum.


son olarak:

ne oluyorsa sanırım bu yüzden oluyor oralarda ya da ters açından yaklaşırsak bizde bazı şeylerin olmama olamama nedeni bu...


kekeme bir kralınız olucak, babasının ölmeden önce acz içinde olduğunu göstereceksin, büyük kardeşin herkesin sevgilisi bir kadın için krallığı geri verebildiğini de içine katabileceksin...


bizde olsa'ya girmiyorum. olmaz bizde..
0

iyi ki doğan bilader'e...


Şimdi bilader,

Bilirsin bi işin en çok ertelemesini severim… ki doğumgününe denk geldiği için anlamlandırabilirdim de…ama inan denk geldi. Bugün yarın olacaktı…


Şimdi düşünüyorum da hep yakındık ya biz, sen orda yokken de “bilader olsa anlardı” ya eskiden de… ki bilader bile değildik.. ama sonra bişey oldu,

biri sopasıyla büyü etti bize…

sonra ben bişey gördüm gözlerinde, biz bişey gördük… senin gözlerindeki çocuk, senin gözlerindeki ışık…

belki sen ilk kez daha çok açtın, belki biz ilk kez daha çok baktık…
Sen kapatır gibi oldun biz  daha inatla baktık, biz başımızı çeker gibi olunca sen daha çok açtın…

bişey oldu işte. ..

O ışık, o çocuk, sen hoş geldiniz hep olmanız gereken yere.

Tam olduk gibi…

….


“kafam cam kırıklarıyla dolu doktor.
bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor.
anlıyor musun?” demiş oğuz atay bi keresinde..

Alkollü, alkolsüz ne çok konuştuk biz… sen konuştukça ben düşündüm, ben düşündükçe konuştum, sen şaşırmazdın konuştuklarıma, bi sonrasını düşündüğünü bildiğim için iki sonrasını söylerdim sana… Anlaşılmazlığımız bundandı. Aceleden değildi halbuki çözüm bulmak için, daha mutlu olmak için konuşurduk böyle uzun uzun, atlaya atlaya… hep bunaydı çabamız, adımlarımız…

….


“sen söyledin türkçe yüzermiş capon balıkları
sen hep böyle güneşli yalanlar söyle”

İstemedin mi? Deli gibi istedin bilader…ne çok istedin inanmayı, çaba da gösterdin hepsine.. güneşli olsun dedin ama, bulutlarıyla üstüne geldiler, sağnaktılar.

“ve bütün şikayetin
sen uyurken
bahçene girenlerdendi..”

….

Sonra bir gün bişey oldu, delinin biri kuyuya bi taş attı. Ne de güzel attı..

"bana yaşadığın şehrin kapılarını aç,
başka şehirleri özleyelim orada seninle.."

"...aklımdan çıkmıyorsun dedim
başka türlüsünü yorgunum anlatmaya..."

Kapıları aça aça, ittire itire –ki yorgunken sen de- aldırmadan, bi hayale ulaşıyorsun şimdi. En çok da sana yakıştı belki, hayaline kavuşmak…

“Düşünsene ne güzel olur lan”’dı bu hayal, “ne güzel oldu”



İyi ki bilader işte, her şey iyi ki olmuş seninle ilgili…

0

Sahi ne zaman büyüdüm ben?




Üniversitenin son yılında,
kariyerimi etkilemesin diye,
Okulu bitirir bitirmez askere gitmeliyim planını yaptığımda mı büyümüştüm?
Hayır…
Hereke’de, 2002’de, ben bu kararı almışken, 30’lu yaşlarında, vicdanı kabul etmediği için askerden bir şekilde kaçabilmiş, ama aklının almadığıyla mücadeleden kaçmamış, meydanlarda saklanmış inzibatlardan bir abiyi küçümsediğimde büyüdüm sanırım.

Büyüdüm... boyum uzadı…
1

bir yer var, biliyorum...



rüzgarından kervan geçmezmiş..eskiler böyle der.
eskiler ne bilir sahi? ne kadar bilebilir?
"biz sizin zamanınızda evde durmazdık"... sizin içiniz çürümüş der, eskiler.
der demez, eskirler...

nice zaman aidiyetten yoksun olduğum, hep ertelenmiş başka semtlerin önündeki son durak..umut tam da bu cümledeydi, önceki durak oluşundaydı.

sonra, bakmayı becerebilen gözlerle bakınca kalınmak istenen.
bu rüzgar bitmez semtte içi güzel yüzlerle dolu bir ev, çiçekli, böcekli bir ev..

koşarak gelinen, manasız daha da önemlisi plansız zamanların ortak mekanı..
plansız, oraya gelindiğinde ne yapılacağı bilinmeyen, sonrası düşünülmemiş daha da güzeli umursanmamış ...

mutlu eden, hafta içlerini geriye saydıran.. yüzlerle dolu, güzel, gülen, gülümseten yüzler..

güzelleştiren, güzelleştiremezse mahrum eden.. belki olmayacak olanı olduramayan ama deneten bir kez daha denemeye teşvik eden..

buluşturan, birleştiren..
1

Güzel güzel oynarız, Bahçemizde her gün biz...

Arkadaşlık sevgisi önce başlar sıradan,
Unutulmaz bu sevgi yıllar geçse aradan.
Hep kardeşiz burada, yaşarız bir arada.
Çalışırız yanyana dersanede,sırada.
Güzel güzel oynarız,
Bahçemizde her gün biz.
Farkımız yok kardeşten,
Gelin görün bizi siz.

ilkokul dördüncü sınıftayım, sevgilimin sınıfa yeni gelen öğretmenin oğluna bakışları ve ilgisi hoşuma gitmediği için onu terkettim. hiç bir gerekçe söylemedim, hiç bir şey sormadı. o da bunu istiyordu sanırım. öğretmenin oğluyla aynı gün gelen kıza yanaşmam da bundandır. sınıf başkanıyım, sınıfın en parlak öğrencisiyim ve sınıfa yeni öğretmenle birlikte oğlu geliyor. ciddi tehlike sinyalleri alıyorum. ama çocuk çok şeker.. her neyse bunu anlatmayacaktım...

sınıfa yeni gelen o kıza abayı yakıyorum hemen, öyle müasitim ki o zamanlar...

saçını çekmeye başlıyorum. ve diğer darplarla, ilgili olduğumu hissettiriyorum kendisine ve açılıyorum : "arkadaşlık teklif etsem kabul eder misin?"

olur anlamına gelenmırıldanmalar ama ters giden bişeyler var. ertesi gün okula annesiyle geldiğinde anlıyorum ters giden şeyin ne olduğunu... eve gidip evleneceği kişiyi bulduğunu söylüyor annesine annesi de onunla birlikte damat görmeye geliyor 4/D'ye...

"ne kadar küçük olduğumuz ve bunlar için erken olduğu hakkında" yaptıkları aççklamalara "hem soyadlarımız aynı evlenince değiştirmek zorunda değil böylelikle" diyecek kadar mecnun'um. teklifim değil ama kararlılığım cezalandırılmalı.



ve üstteki şarkı, ev ödevim, cezam, sürgünüm, kalbimde yaşattığım sevdanın diyeti... "ezberle gel bunu yarın sınıfta söyleyeceksin".. ertesi gün söylüyorum da. gözlerinin içine baka baka, arkadaşlık dediği yerleri vurgulaya vurgulaya..
0

benimle büyüyenler için...

annesinin mezari basinda

ben geldim anne
oglun
hayirsizin

demiş olan ahmet erhan'ın şirii bu..

yağmurlar da diner moruk
gökyüzüne bakmayıveririz bir gün
zaten üç damla suyun bir avuç toprakla çarpımından
doğdum ben
bunun için çamura kestim son günlerde
sen hiç bob dylan dinledin mi
hiç dün gece dinledin mi
şarabı rakıyla karıştırıp
saatler moruk saatler... ne olmuş saatlere
kurmayıveririz bir gün
ben parmak hesabıyla bir ömür yaşadım
yükseklik korkusundan başım hiç dik durmadı
iğreniyorum kendimden bile bazan
dünyadan her zaman

kaldırıp yakamı inerim gecenin ayıp yerlerine
eve geç gelen adamların hüznüyle
biz ne kötü yaşadık be moruk
bir kuş kanatlarını dürünce rüzgarsız kalmak gibi
o kadar yalnız, o kadar umutsuzduk
-geçmiş zaman kipi gitmedi burda ama neyse

moruk diyorum artık benimle büyüyenlere...
2

machete - ustura değil pala..


önce ali ulvi uyanık'tan gelsin:

"abuk sabukça sosyal sosa bulanmış bir hikâye fonu önünde şiddetin en tiksinçine, kadın etinin basit pazarlamasına, mizahın en kalitesizine doyamamış olan eski kuşağa ve bu ‘ucuz’ alt kategori filmlerinin iflâh olmaz tüm fetişlerine mal üreten Rodriguez - Tarantino ikilisinin yeni açtıkları ‘tezgâh’. Meraklıları başına üşüşüp bir de mânâlandırmaya çalışsınlar; ben uzağından geçmeyi yeğliyorum."

kendisini önemli sanan bu film eleştirmeni kısaca "ucuzluktan hoşlananlar için yapılmış filmlerden, ben uzak durayım, onlar bu filmleri manalandırmaya devam etsinler" demiş.

direkt giriyorum. bir sahnede eski model mercedes'e binen adamların indiği araba yeni model mercedes. bu böyle bir film. uzun uzun anlatmaya bile gerek yok aslında.

bu bir filmden ne aldım yazısından ziyade bir giydirme yazısı olacaktır:

eski model mercedes'e binen adamların son model mercedes'ten inmelerini manalandırmıyorum ki bu filmi izlerken. "uff nasıl bir deha böyle bir şeyi düşünür" demiyorum ki.

neden kendini farklılaştırmak adına beni yani bu filmi keyifle izleyenleri bir sınıflandırmanın içine sokmaya çalışıyorsun? büyük ihtimalle keyif aldığımız, ilgiyle takip ettiğimiz yönetmenler benzer seninle ama bunun yanında alternatif olarak ben bu tarzı da seviyorum.

ucuz'luğunu, basit'liğini seviyorum.

bu filmde rodriguez, "kimsenin vermediği sosyal mesajlar vereyim ve ses getireyim mesajlarımla" gayesinde değil zaten.

yönetmenin bu filmi,
meksika sınırında yaşananlar üzerinden uyuşturucu ticareti, göçmenlik, yabancılık gibi konularda düşüncelerini belirtmek için, mesaj vermek için yaptığını düşünüyorsan tabi ki olmamış bu film...



"palayı tek sallayışta üç kafa koparabilen bir adam"ın olduğu filmi izlemek de mutlu ediyor beni.

son cümledeki o -de bağlacının ne ifade ettiğini anlamayışın ve bunun üzerinden gidip sinema severi sınıflandırman üzerinde düşün derim ben.

edit: sen recep ivedik 2'ye milliyet sanat'ta övgüler döşenirken, ben vurdum mu sana, vurmadım.
2

karate bilen sevgili, üç buçuk ve manasızca ilhan irem...

doksan bir- doksan iki..


annem aydınlı olduğu için her sene yaz tatillerinde aydın'a gidiyorum. çorlu'dan iki otobüsle 12 saat. istisnasız her iki otobüste de 1’er kez kusuyorum.. otobüs selçuk'tan geçerken gördüğüm efes tabelası, kültürel geziye çıkmış bir turist hissi uyandırıyor bende. 10-11 yaşındayım ve gece yolculuğunda uzaktan görünen her şehir ve kasaba ışıkları anlamsızca hüzünlendiriyor beni.

atilla ercan ile sanırım ayşegül atik’in “otobandan” kasedi çalıyor sürekli otobüste. bu şarkı 34 numaradaki yolcuya gelsin, esmeray “gel teskere” diyor. ben walkmanimde -walkmanimle birlikte hediye edilen- ilhan irem dinliyorum.
önceki hayatımda biri beni fena incitmiş sanırım. ne pis bir duygusallıkmış bu be. 10-11 yaşında bir veledin ilhan irem’'e eşlik edip anlasanaaaa diye şarkı söylemesinden daha itici bir görüntü düşünemiyorum.

çorlu'yu bilmiyor aydın'daki arkadaş tayfam. istanbullu'yum onlar için. ve istanbul'u kafalarında nasıl hayal ediyorsa o çocuklar, her hareketimi süzüyorlar, ha desem parka gelirler benimle yanaktan öptürmek için. ha demiyorum.

her sene başkasına aşık olup dönüyorum aydın'dan ama o sene burcu diye bir kız var. sapsarı saçları beline kadar ve mavi gözlü. rüya gibi.. yakantop oynarken birbirimizi vurarak, istop'ta isimlerimizi söyleyerek flört ediyoruz. bir apartman boşluğuna toplanıp şarkılar söylediğimiz bir akşam açılıyorum ona.

sürgün gibi masallardaaa… benzeri cümleler kuruyorum.. ilhan irem'e ait olduğunu söylemiyorum şarkının.. çünkü gözlüklü ve tipsiz bu adamı dinlediğimi bilmesin istiyorum burcu'nun..

ben diyorum anadolu lisesi'ni kazanıcam aydın'da .. bu cümle açıyor tüm kapıları. aradan günler geçtikçe parka gidip yanaktan öpüyoruz birbirimizi. hergün ikişer kez.

sonra onun hakkında ilginç bilgiler geliyor mahallenin kızlarından. saçlarını oksijenle sarartıyomuş diyorlar. korkuyorum, bilmiyorum ki nasıl olduğunu. normalde siyah saçlı ve kafasının yara bere içinde olabileceğini bile düşünüyorum.. hatta çaktırmadan o oturuken ayağa kalkıp bakmayı da deniyorum.

bu bilgi zaten aklımı bulandırmışken mahalledeki kızlar diyorlar ki; burcu kata yapmasını biliyor, karate kursuna gidiyor.

aman allah'ım.. bu kız beni dövebilir. bunu kendime itiraf ettiğim anda soğumaya başlıyorum. yakan topta attığım toplar daha yumuşak, renkli istop'ta onun üzerinde bulunan renklerden yapıyorum seçimimi.. bildiğin korkuyorum o'ndan.

sonra cesaretlenip bir gün, diyorum ki sen kata biliyormuşsun hadi yap bakalım.. o da diyor hay hay.. eyvah sıçtık şimdi kız uçup ters dönüp dap dapduket yapıcak bize. yapmaya başlıyor. o da ne kata dediğin şeyi şirin baba bile yapar.

sağa sola saçmasapan yumruklar.

korkum geçiyor.

garaja gelip uğurluyor beni burcu. ananem'lerin yanında. ananem gelinim diye seviyor onu..

anadolu lisesi'ni kazanıcam diyorum merak etme hep birlikte olucaz.

kasedi anlasana’nın bu kısmına alıp ona veriyorum giderken:

ayrılıkların da sonu var
bir gün çıkıp geleceksin
içimde bir umut vaaaar…
0

Üstadlardan..

Atakürt / Ahmet Altan / 17 Nisan 1995

Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de Meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı...

Kürdiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına “Kürt” deneceği için hepimiz “Kürt” sayılsaydık, Taksim’e, Kadıköy’e, Kızılay Meydanı’na, Kordon’a “Ne mutlu Kürdüm diyene” pankartları asılsaydı...

“Kürdiye’de” Türk olmadığı, herkesin aslında Kürt olduğu söylenseydi, kendilerini Türk sananların aslında “deniz Kürdü” oldukları iddia edilseydi...

Kürtlerin “yedi bin yıllık” bir tarihi bulunduğunu, Anadolu’nun esas sahiplerinin Kürtler olduğunu, Moğolların, Hunların, Etrüsklerin aslında Kürtlerin atası sayıldığını, Osmanlıdaki Kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.

Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, Berfin, Beruj, Tiruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...

Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları Kürtçe yapılsaydı...

Romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi Kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca Kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtçe çıkarsaydık...

Okullarımızda yalnız Kürtçe okutulsaydı ve Türkçe okutulması yasaklansaydı...

“Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var” dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.

İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Edirne’de polis sürekli olarak bizi izleseydi, “özel timler” bizim “Kürdiye Cumhuriyeti’ni” parçalamak isteyen “ayrılıkçılar olmamızdan” kuşkulanıp hepimize sürekli “suçlu” muamelesi yapsaydı, sırf Türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.

12 Eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı...

Evlerimiz basılsa, ayrılıkçı “Türk teröristlere” yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, Diyarbakır’a, Hakkari’ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık...

Biz Türkler buna razı olur muyduk, “işte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak birer Kürtsünüz, ayrıca Türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz” sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?

Yoksa, Türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin “eşit” vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?

Bu ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları var ve tarih “Türk” çizgisinden yürümüş, bugün bizim “Türk” olarak kabul edemeyeceklerimizi Kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.

Türkiye’nin bu kanlı karmaşadan “demokrasiyle” ve Kürt vatandaşların “kimliklerinin” kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:

- Nedir demokratik çözüm, nedir Kürt kimliği?

Biz Türkler, bir “Kürdiye Cumhuriyeti’nde” yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün Kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.

Kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?

Değmez diyenler “demokrasi” istiyor işte.

Demokrasiyi getirmek çok mu zor zanaat?
1

KARDEŞİM'in Şiiri -2

galu-bela

0

KARDEŞİM'in Şiiri

ben de yazardım eskiden, hevesle yazrdım. bir hevesti, geçti. ama ne mutlu ki heves değil kardeşiminki.. bir şiir sitesinde buldum bu şiirini. haberi yok bu şiiri burada paylaştığımdan.. çaktırmadan devam edeceğim burada yayınlamaya.


en fazla kaç net çıkarabilirsin bir aşktan
kaç yanlış götürebilir seni buralardan

uçurumun gözünden düştüm bir kere
kalbimde kalpten başka bir şey kalmadı
ters giydiğim öyküler, borçlandığım kahramanlar
bunlar elime ulaşan yeni yalnızlıkar...
istediğim sorudan başlamama izin yoktu anlayacağın
yanımdaki çalışmamıştı
kopya kağıtlarına veda mektupları yazılıyordu o sıra
kimse de fazla kalem kalmamıştı...
ateşin yerini küle devrettiği sınırlı bir sonsuzluktayım ki; filmin başında ne olacağı sonundan belliydi yanımdaki başarmıştı...

gözüm gibi baktığım aşklar; göz göre göre kör oluyorum
şişede durduğu gibi durmuyor hayat
prosedür gereği ağlıyorum...

AYTAÇ ARSLAN
0

le locataire (kiracı)



polanski'nin kahramanını kendisinin oynadığı bu film, öyle koltuğunuza kıvrılıp, battaniyeyi üzerinize çekip, mutlu mesut izleyecebileceğiizn bir film değil.

kendi hayatının oyuncusu degildir trelkovsky. garsondan martini ister başka birşey gelir; kahve ister, sicak çikolata gelir, içtiği sigara yerine marlboro gelir...

yalnızlık ve yabancılığı anlatmış polanski, üstelik öyle güzel renklerle anlatmış ki. kasvet, paranoya, şiddet, yalnızlık, yabancılık benim en iyi bildiğim şeyler ve bu filmde biraz olsun canınızı sıkabildiysem ne mutlu bana der gibi polanski.

paranoya ve şizofreniye adım adım yakalanışını izlediğimiz trelkovsky'nin filmin ilerleyen dakikalarında etrafında oluşturmaya başladığı fantastik öğeler de oldukça doyurucu.

ama bu bir gerilim filmi değil, bu polanski'nin yalnızlığı, yabancılığı anlattığı, gerilim öğeleriyle süslenmiş draması az bir drama.

2

çömelince bişey yapmaz..


atari açılmış çorlu'da. sene 89 falan. ilk atari.

annemin çantasına elimi daldırıp bozuk paraları avuçladığım günler. anne işte, farkında bal gibi çaldığımın ama demiyor bir şey. sınırımı biliyorum ben de.

bozuk para dışında bir şey almıyorum. ikinci ya da üçüncü sınıftayım, atarinin yanında bahçeli bir ev, evin önünde kocaman azgın bir köpek ismi de pamuk üstelik.

tanışmak isterdim o köpeğe pamuk ismini koyan zihniyetle.

her gün atariye gitmek ölüm benim için, atariye gelen herkesi kovalıyor pamuk, ahlak bekçisi bir nevi - langirt oyniyiler- diyecek gibi.

kimseyi ısırmıyor namusussuz köpek ama atariye giren her çocuğu kapıya girene kadar kovalıyor. içeriye gelen herkes kan ter içinde, kıçını tutarak ve koşarak geliyor.

ne haggar'ın zevki kalıyor ne snow'un ne de ken mi ryu mu tartışmalarının. nasıl gideceğini düşünmeye başlıyorsun eve.

biri bir gün; "çömelince birşey yapmaz bu itler" diyor. "tehlike olarak görüyorlarmış bizi, aynı seviyeye gelince zararsız olduğumuzu anlıyorlarmış sanırım". ataride başka bir velet diğer veletlere ancak bu kadar bilimsel veri aktarabilir. tabi national geographic kids dergisi yok o zamanlar.

denemeliyim diyorum bunu, pamuğu görüyorum, bana doğru geliyor en az bir 25-30 metre var aramızda, amacı yakalamak değil de kovalamak olduğu için yavaş yavaş koşuyor, sanki 5000 metre atleti pezevenk.

çömeliyorum yere, ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirip, başımı eğip, gözlerimi kapatıyorum, beklemeye başlıyorum.. yaklaşıyor pamuk, yaklaştıkça hızlanıyor, 15 metre.. 10 metre.. yüzünü görüyorum bir an başımı kaldırdığımda, hemen kalkıp koşmaya başlıyorum. atariye kaçıyorum tekrar. yakalamıyor bilerek, normalde koştuğundan daha yavaş koşuyor.

o yaz ölüyor pamuk, çok dua ettim gitsin burdan diye. ama ölsün istememiştim.

köpek fobimi yıllar sonra bir "bıdık"'la yeniyorum. ve bu şaka değil, ilgili midir bilmem; hala pamuğa dokunamıyorum.