SlideShow

0

le locataire (kiracı)



polanski'nin kahramanını kendisinin oynadığı bu film, öyle koltuğunuza kıvrılıp, battaniyeyi üzerinize çekip, mutlu mesut izleyecebileceğiizn bir film değil.

kendi hayatının oyuncusu degildir trelkovsky. garsondan martini ister başka birşey gelir; kahve ister, sicak çikolata gelir, içtiği sigara yerine marlboro gelir...

yalnızlık ve yabancılığı anlatmış polanski, üstelik öyle güzel renklerle anlatmış ki. kasvet, paranoya, şiddet, yalnızlık, yabancılık benim en iyi bildiğim şeyler ve bu filmde biraz olsun canınızı sıkabildiysem ne mutlu bana der gibi polanski.

paranoya ve şizofreniye adım adım yakalanışını izlediğimiz trelkovsky'nin filmin ilerleyen dakikalarında etrafında oluşturmaya başladığı fantastik öğeler de oldukça doyurucu.

ama bu bir gerilim filmi değil, bu polanski'nin yalnızlığı, yabancılığı anlattığı, gerilim öğeleriyle süslenmiş draması az bir drama.

2

çömelince bişey yapmaz..


atari açılmış çorlu'da. sene 89 falan. ilk atari.

annemin çantasına elimi daldırıp bozuk paraları avuçladığım günler. anne işte, farkında bal gibi çaldığımın ama demiyor bir şey. sınırımı biliyorum ben de.

bozuk para dışında bir şey almıyorum. ikinci ya da üçüncü sınıftayım, atarinin yanında bahçeli bir ev, evin önünde kocaman azgın bir köpek ismi de pamuk üstelik.

tanışmak isterdim o köpeğe pamuk ismini koyan zihniyetle.

her gün atariye gitmek ölüm benim için, atariye gelen herkesi kovalıyor pamuk, ahlak bekçisi bir nevi - langirt oyniyiler- diyecek gibi.

kimseyi ısırmıyor namusussuz köpek ama atariye giren her çocuğu kapıya girene kadar kovalıyor. içeriye gelen herkes kan ter içinde, kıçını tutarak ve koşarak geliyor.

ne haggar'ın zevki kalıyor ne snow'un ne de ken mi ryu mu tartışmalarının. nasıl gideceğini düşünmeye başlıyorsun eve.

biri bir gün; "çömelince birşey yapmaz bu itler" diyor. "tehlike olarak görüyorlarmış bizi, aynı seviyeye gelince zararsız olduğumuzu anlıyorlarmış sanırım". ataride başka bir velet diğer veletlere ancak bu kadar bilimsel veri aktarabilir. tabi national geographic kids dergisi yok o zamanlar.

denemeliyim diyorum bunu, pamuğu görüyorum, bana doğru geliyor en az bir 25-30 metre var aramızda, amacı yakalamak değil de kovalamak olduğu için yavaş yavaş koşuyor, sanki 5000 metre atleti pezevenk.

çömeliyorum yere, ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirip, başımı eğip, gözlerimi kapatıyorum, beklemeye başlıyorum.. yaklaşıyor pamuk, yaklaştıkça hızlanıyor, 15 metre.. 10 metre.. yüzünü görüyorum bir an başımı kaldırdığımda, hemen kalkıp koşmaya başlıyorum. atariye kaçıyorum tekrar. yakalamıyor bilerek, normalde koştuğundan daha yavaş koşuyor.

o yaz ölüyor pamuk, çok dua ettim gitsin burdan diye. ama ölsün istememiştim.

köpek fobimi yıllar sonra bir "bıdık"'la yeniyorum. ve bu şaka değil, ilgili midir bilmem; hala pamuğa dokunamıyorum.
0

sade, yarım, şekersiz...

2008 yılında kaybettiğimiz ilhan berk'ten bir şiir ile devam edelim:

sevgilim, işte eylül
ve işte senin usul usul seğiren yüzün.
zaman ki sonsuzdur
bitmemiş şiirler gibidir.
bazı hüzünleri
bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir.
biz ki zamanı tırnak içine alıp yaşadık
(isteğin bulanık kıyısında).
bundan değil midir bizim aşkımızda
sürekli bir akşam hüznü vardır.

ilhan berk
1

sade, yarım, şekersiz...

her gün -umuyorum- bu başlık altında bir şiiri, dizeyi ya da pasajı paylaşma isteği duydum birdenbire. önce kendim için. herhangi bir kahve molasına da denk gelirse mutlu edeceğine eminim.

ilk şiir, 1970'lerde eşcinsel ve devrimci kimliğiyle şiirler yazan ve 25 yaşında hayatını kaybeden arkadaş zekai özger 'den olsun istedim.. bakalım bu heves ne kadar sürecek.

merhaba canım

ben az konuşan çok yorulan biriyim
şarabı helvayla içmeyi severim
hiç namaz kılmadım şimdiye kadar
annemi ve allahı da çok severim
annem de allahı çok sever
biz bütün aile zaten biraz
allahı ve kedileri çok severiz

hayat trajik bir homoseksüeldir
bence bütün homoseksüeller adonistir biraz
çünkü bütün sarhoşluklar biraz
freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır

siz inanmayın bir gün değişir elbet
güneşe ve penise tapan rüzgarın yönü
çünkü ben okumuştum muydu neydi
bir yerlerde tanrılara kadın satıldığını
ah canım aristophones

barışı ve eşek arılarını hiç unutmuyorum
ölümü de bir giz gibi içimde
ölümü tanrıya saklıyorum
ve bir gün hiç anlamayacaksınız

güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüverecek ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müren'i seveceksiniz
(zeki müren'i seviniz)
1

düşün..



önce dün'den başlayalım:

kurtuluş savaşı zamanında kürtlere sözler verildi bu ülkede. kendi kendilerine yetebileceklerine/yönetebileceklerine dair sözler.

kurtuluş savaşından sonra "hani lan verdiğiniz sözler" diye direnen şeyh said ve diğerleri kıyımdan geçirildi bu topraklarda.

"türk vatanında kürt diye bir şey yoktur" dendi, dili yasaklandı, dilleri kesildi insanların bu topraklarda.

dersim'de neler yaşandığını ancak bir siyasetçinin gafıyla 2009 yılında hasbelkader öğrendi bu toprakların oyverenleri.

devlet tarafından kürt feodalleri ile sorun çıkarmayacaklarına dair işbirlikleri yapıldı, yıllar boyunca toprak reformu yapılmadı, yatırım yapılmadı, feodallere aktarıldı tarım kredileri.

kürdüz diyenlerin sesleri, solukları kesildi bu topraklarda.

sonra 80 darbesi, yaşasın neoliberalizm. yaşasın 12 eylül. diyarbakır cezaevi'nde olanlara üç maymun, kenan evren'e evet.

1984 yılında pkk silahlı eylemlere başlamadan önce türkiye develeti'nin kürt politikasının özetidir bu.

kimsenin ölmesini istemediğim kadar türkiye devleti'nin 80 yıldır uyguladığı faşizmin de son bulmasını istedim hep.

25 senedir terör eylemleri düzenleyen bir örgüt için, 25 sene boyunca sadece "kahrolsun pkk, türk bayrağı asmayan şerefsizdir, profil fotonuzu türk bayrağıyla değiştirin" demek bitmeli artık.

pkk'nın ideolojik söylemini düşünmeye sevk etmektir benim gayem sadece. pkk sempatizanı değilim, ama bu devletin tüm devletler gibi faşist olduğunu biliyorum.

sadece, bu pkk neden bunları yapıyor? sorusunu kendine sormasını istiyorum herkesin. bunu düşünmesini..

"dış güçler ülkemizi bölmek istiyorlar, o yüzden pkk var" paranoyasıyla cevap verdiğinde rahatlıyorsun biliyorum. ama yukarıda uzun uzun yazdım.. "ehhh yeter be" ile başlamıştır pkk.


pkk meselesine yaklaşımın "teröristlik yapıyorlar, çünkü kürtlük böyle bir şey" olduğu sürece doğudan "şehit haberi geldi" mi diye sıcacık kaygısız evinde, merakla açarsın ana haber bültenini daha yıllar boyunca.

"kürtlere hakları verilmediği için pkk var, ama bu böyle olmamalı bir çözüm bulmalıyız" dendiğinde, bitecek bu insanlık dışı durum.

sadece bir düşün istiyorum, sonra yine küfredeceksen et, ama biraz düşün.
0

Ahmet Uluçay - Karpuz kabuğuyla son yolculuğunda..


Karpuz kabuğundan gemi, koltuk değneklerinden kanat yaptı..

İçtendi umutları, tutkuları, geçirdiği beyin ameliyatı sonrası adım atması bile haber değeri taşıyorken gitti film yaptı bu adam.

Ne şartlarda film yaptığını zaten dinlemiştik sık sık. Ama umursamazdık bu hikayeleri..
Ne yazık ki, sadece 14.000 gişe yaptı yakın dönem türk sinema tarihinin en olmaz’larla, en yok’larla yapılan sanat filmi.

Antalya film festivalinde kazandığı ve salonda duran bu çıplak heykele “komşular geliyor ayıp olmasın" diye elbise dikmişti annesi.

Hep bunu anlattı, bu samimiyeti.

Kendi filminde berber rolünü oynamıştı yanılmıyorsam. Ama aynı filmde yer alan, gerçek dünyayı, ellerini birleştirerek yaptığı kameradan izlemeye çalışan deli’ydi aslında o.

Mekanın cennet olsun Ahmet Uluçay..