SlideShow

0

maradona good, pele better, "george best"



içinden ucundan kıyısından bile olsa futbol geçmiş bir blog'un olmazsa olmazlarından george best'i ben de yazıyım istedim.

ve istedim ki hakkında söylenenleri, atfedilenleri taşıyim bu posta.

"alkolü ve seksi bıraktım, hayatımın en kötü 20 dakikasıydı"

7 tane miss world ile yatmış olan best, bir röportajında o kadar servetine ne olduğu sorulunca:
'yüzde 90'ı alkol ve kadınlara gitti, gerisini de ziyan ettim' cevabını vermiştir.

"eğer bana 3 kişiyi çalımlayıp 30 yard'dan liverpool'a nefis bir golle tribünleri ayağa kaldırmak mı, dünya güzelini yatağa atmak mı diye sorsanız karar vermesi zor olurdu. şanslı biri olarak her ikisini de yaptım. ama birini 50.000 kişinin gözleri önünde..."




1991 yılında yapılan roportajda hayatınızda "keşke" dediğiniz nelerdir sorusuna, şu karşılığı veriyordu:
''1971 de chelsea maçında attığım penaltıyı, kalecei bonetti kurtardı, keşke topu obur köşeye gönderseydim.''diyerek tek keşkesini belirtiyordu.

david beckham için: "Sol ayağı zayıf, kafa vuruşları sıfır, savunma yapamıyor, fazla da gol atmıyor. Onun dışında fena değil.” diyordu.
0

ameyikan olsun, fenerbahçe ve tahsin amca...


ilkini hatırlamıyorum tabi, ağladım mı zırladım mı yoksa sadece "yanlaydan al, üstley kalsın" dedim mi bilemiyorum ama tahsin amcam vardı benim.
hasta fenerbahçeliydi. sadece o değil; kalfası, çırağı hepsi fenerliydi.

ve tüm duvarlarda her yıl verilen fenerbahçe takımının posterlerivardı. bayılırdım berbere gitmeye, fenerbahçe 1985-86 sezonu fikstürü de olurdu o posterin altında ve çok özenle hazırlanmış çerçevelere koyardı tahsin amca o posterleri. ve ben hep duvarları ve poster boyutlarını hesaplar, kaç sene sonra yetmeyecek acaba diye düşünürdüm.

umarım hayattasındır tahsin amca.. amerikan istiyorum demiştim sana bir gün, babamla gözgöze geldiğinizi ve gözkırptığını görmüştüm babamın, ama anlayamamıştım işte. o gün kafamı 3 numaraya vuruşunu hiç bir zaman unutmayacak olsam da bana feneri sevdiren sendin, kalfandı, posterlerindi.

ve boyu kısa gelen veletler için kullanılan oturma tahtası olmadan traş olabildiğim ilk gün, bunu bir törenmiş gibi sunmanız, her ne kadar her çocuğa yaptığınızı sonradan öğrenmiş olsam da unutulmazdı.
1

funny games ve tüm klişeler..


haneke'nin hollywood'un biçok klişesiyle kafa bulduğu müthiş filmi

şidetti uygulayanların arada dönüp kamera ile konuşmaları en rahatsızılık verici kısım..şiddete ortak ediliyor ve onu büyük bir iştahla seyrediyorsunuz. Haneke'nin kendinizi sorumlu ve suçlu hissetmenizi sağlayan ve algılarınızla oynayan başyapıtının 1997 versiyonun tavsiye ediyorum.

spooiler-
birbirlerini tamamlayan ve aslında beraber golf oynayabilecekken kurban eden ve edilen konumuna düşmüş iki taraf.

ailenin çocuklarının ölümünü kolayca kabullenmesi ve o dakikadan itibaren sadece kendi kurtuluşlarını düşünmesi insan doğasının bencilliğini ve benmerkezciliğini gözler önüne seriyor.. öldükten sonra yanına dahi gidilmeyen çocuğun üzeri çok sonra bir gazete ile kapatılıyor ve insanın en nihayetinde sadece ve sadece kendini düşündüğünü ve kendi kurtuluşu için hissizleşebileceğini gösteriyor.

kuşkusuz haneke'nin burjuva ve şiddetten sonra en güçlü vurduğu yer; klişeler ve dolayısıyla holloywood..

tüm bir film boyunca her türlü beklentinizin alaşağı edilmesi ile film huzursuz etme ve sıkıntıya sokma amacına sonuna kadar hizmet ediyor.. koca aileden hep biri kurtulacak ümidi taşırken tek bir kişinin dahi sağ kalmaması ile başlayan ve daha bir dolu klişeyi alaşağı eden haliyle film tüm ümitleri yok ediyor ve ben farklıyım diyor..

en ölmemesi gereken en önce ölüyor.. kaçış, kurtuluş imkansız. bu sefer olmuyor. hiç bir çare, çözüm mümkün görülmediği gibi, kurbanın tek başarısı ise son derece zeki bir hamle ile yönetmen tarafında elinden/ellerimizden alınıyor.. kurbanın şiddeti uygulayanı alt ettiği tek sahne kumanda vasıtası ile geri sarılarak, bu sefer önünüzdekinin beklentilerimizi karşılayacak bir film olmadığını beyninize kazıyor..

filmin en sonunda dahi elleri bağlı bekleyen kurbanın bulduğu bıçak ile kurtulacağı tezi ise üzerinden on saniye geçmeden bıçağın fırlatılıp suya atılması ile son buluyor.

ve anlıyorsunuz ki bu defa olmayacak..

bu sefer film değil gerçekler çıkacak karşınıza. kahramanımız tesadüfler, mucizeler ile sıyrılamayacak işin içinden. daha filmin başında gösterilen bıçak tüm bir 2 saat boyunca son ana kadar belentilerinizi yüksek tutmanıza neden olup, kurtuluş ümidi gibi görünse de bir kaç saniyede devreden çıkarılıyor.. sizi içine soktuğu umut hali uçup gidiyor.. suya düşen telefon bir türlü çalışmıyor. Kurutuluyor, sökülüp takılıyor, çalışır gibi oluyor ama çalışmıyor. evet bu sefer oldu diyorsunuz, olmuyor..

bir anda kudretli kurtarıcı mekanda bitmiyor.

herkes kendi halinde, kendi dünyasında. ne ilgilenen, ne merak eden var ortada. Kurtarıcı bu sefer derin uykuda. gerçek hayat önümüze sunulan, bu asla bir film değil.. bu sebeple rahatsızız bu kadar. seyirciyi bilinçli bir bekleyişe sokan yönetmen yine tüm klişelerle oynuyor ve sizi en nihayetinde derin bir hayal kırıklığına acımasızca itiyor..

spooiler -

by coffeandcigarettes
0

baris bir istisnadir, kural degil.



günümüz dünya düzeni için before the rain filminden müthiş bir tespit, gönderme.

Yağmurdan önce - Pred Dozhdot

bağımsızlar serisinin bence en güzel filmi. avrupa sineması'nın bence bu noktaya gelmesinde aslan payı olan yereli evrenselleştirmek mottosunun en güzide örneklerinden.

"Kelimeler", "Yüzler", "Resimler" başlıklarını taşıyan üç bölümden oluşuyor.
Birbirleriyle bağlantılı, kesişen, üç aşk hikâyesinin etrafında dönüyor ama bir londra'da bir makedonya'da buluyorsunuz kendinizi ve anlattığı şey aşktan çok öte.

bir film koy da neşemizi bulalım ekolüne, uzak durmalarını öğütleyeceğim bir film daha.

diğerleri ya izlemiş ya da izleyeceklerdir ne de olsa.
0

uyanma sahnesiyle baslayan kisa film


bir filmi başlatmanın en iyi ve özgün yolu bu olmasa gerek. ama nedense o kadar çok kısa film uyanma sahnesiye başlar ki.
fight club'ı izlemiş ve şehrin içine sıkışıp kalmış bir bireyi anlatacağım bu kısa filmimde diyen yeni yetme sinemacının olmazsa olmazıdır.

önce saat sesi, uyanış, bıkkın bir surat, takım elbise belki öncesinde kahve. kesinlikle metro'ya biniş, insanların metroda somurtan suratları yakın plan.
işyerinde lanet olasıca kapitalizmin duygusuzlaştırdığı, hayvanlaştırdığı, tektipleştirdiği insanlar ve sonu ya intihar ya da hayata bağlayan ufak bir detay, çiçek, köpek, gülümseyiş vs.

al sana sosyal mesaj kaygılı kısa film. yapmayın bunu, hepimiz yaptık ya da en az bir kez yapmak istedik ama siz yapmayın bundan sonra. bir s.k hissetmiyor kimse uyanma sahnesinde artık.
0

pearl harbor - bir pis, kaka japonlar filmi.


tiii kaç sene önce yazmışım bunu...

filmden çıktığımızda, "japonların dersini vermiş amerika", "bu amerika bu yüzden tüm dünyada sevilmiyor, teroristin, savaş yanlısının dersini veriyor" şeklinde yorumları duyunca tam notunu verdim filmin: başarılı bir hollywood yapımı.

çamaşır asan kadının üzerinde, saldırmakta olan japon uçakları.

hemen çözümleyelim: çamaşır asan kadın, amerikan halkının masum olduğunu anlatıyor, kadın; masum ve herşeyden habersiz, kendi halinde amerikan halkının simgesi.

çamaşır iplerinin asılı olduğu direkler haç şeklinde, amerikan halkının bir şeye tepki vermesini istiyorsan din'i işin içine sokmalısın.- bize ne kadar yabancı değil mi? - sayılarının bu kadar fazla olması ise, japonların ne kadar acımasız olduğunu gösteriyor.

reklam çözümleme hocam nurdan taşkıran görse gurur duyardı.